Yenilik veya inovasyon, günümüzde iş dünyasının en çok kullandığı terimlerden biri olmaya başladı. Sektörel ve akademik çevrelerde artık herkes bu sözcüğü diline dolamış durumda. Herkes yeniliğin ne olduğunu tartışıyor, bu konuda bir yöntem uygulamaya çalışıyor. Yabancı kökenli inovasyon kelimesine Türkçe karşılık bulma arayışları devam ediyor; bazen zorlama (yenişim, yenileşim gibi) olsa da bu çalışmalar yeniliğin içselleştirilmeye çalışıldığını gösteriyor. Biz bu yazıda inovasyon yerine yenilik terimini kullanacağız. Cevabını aradığımız asıl soru ise şu: Her yeni teknoloji bir yenilik midir? Bu sorunun cevabını öncelikle tarihte arayacağız. Bireysel mucitler döneminden kurumsal araştırma laboratuarlarına doğru kayan teknolojik yenilik yaratma süreci, yenilik kavramının doğuşu için bize geniş bir bakış açısı kazandırıyor.

Teknolojik değişme mi, teknolojik yenilik mi?
Teknolojik değişim ve teknolojik yenilik, genelde birbirinin yerine veya eş anlamlı olarak kullanılan terimlerdir, ancak aralarında temel bir fark vardır; teknolojik değişim, toplumun sahip olduğu teknoloji seviyesindeki ileri ve geri yöndeki hareketleri ifade eder. Tarih boyunca teknolojik bilgi birikiminin geri dönüş yaptığı ve hatta yok olduğu görülmüştür; Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla birlikte Roma mühendisliği ve daha bir çok bilgi (Latince ve okuma-yazma dahil) yok olmuştu. Aynı şekilde Moğol istilaları, ortaçağlarda altın devrini yaşayan İslam biliminin çöküşünü başlatmıştı. Öte yandan bu geri yönde değişmenin sonuçları her zaman olumsuz sonuçlanmamıştır. Avrupalılarca teknolojik ilerlemenin simgesi olarak gösterilen tekerlek, Ortadoğu toplumlarınca kullanıldıktan sonra MS 3. ve 7. yüzyıllar arasında terk edilmiştir, çünkü coğrafi şartlar göz önüne alındığında deve ile taşımacılık, yüksek maliyetine rağmen getirdiği fayda bakımından daha avantajlıdır. Aynı şekilde Amerika kıtasında Aztek, Maya, İnka gibi medeniyetler tekerleği, ulaşım ve taşımacılık için değil oyuncak veya çömlekçi tablası olarak kullanmıştır, zira coğrafî şartlar tekerlekli taşımacılığa uygun değildi. Ancak bunlar tarih perspektifi içinde mikro olaylardır, makro seviyede teknolojik değişim yavaş veya hızlı, her zaman hem teknik hem de fayda bakımından ileri yönde gerçekleşmiştir. İktisatçıların deyimiyle teknoloji her zaman emek-yoğun teknikten sermaye-yoğun tekniğe doğru ilerlemiştir.

Teknolojik yenilik tam da burada devreye giriyor; teknoloji seviyesini bir fayda (emek, maliyet, zaman) sağlamak üzere ileri yöne götüren her yeni teknik unsur teknolojik bir yeniliktir. Teknolojik yeniliğin iki ana kaynağı vardır; teknoloji transferi ve teknoloji üretme. Her toplum, büyük ya da küçük, kendi teknolojisini geliştirmiştir. Tarih boyunca toplumların birbirleri ile olan ilişkileri çerçevesinde teknolojiler değiş-tokuş edilmiş ve bu sayede toplumların teknolojik bilgi stokları sürekli canlı kalmıştır. Ancak transfer edilen tekniklerin devamlılığı ve sürdürülebilirliği, toplumun teknoloji üretme kapasitesine bağlıdır; teknoloji üretme ve yabancı teknolojileri özümseme kapasitesi bir toplumun “teknolojik kapasitesi”ni ifade eder.

Teknoloji transferi ve teknoloji kapasitesi, üzerinde durulmaya değer konulardır. Teknoloji transferi, teknolojik bilgi elde etmede önemli ve pratik bir yöntemdir. ABD gibi bilim ve teknolojide lider bir ülke bile her buluşu kendi imkânları ile yapmaya kalkmaz, teknoloji transferine önemli bir ağırlık verir. Hatta bunu, dünyadaki önemli beyinleri kendine çekerek en etkili şekilde gerçekleştirir. Aynı şekilde kendi icat ettiği teknolojilerle Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiren İngiltere, daha 19. yüzyılda ABD’den teknoloji transferi yapmaya başlamıştı.

Teknoloji transferi önemli bir unsur olmakla birlikte teknolojik bilgi elde etme konusunda tek başına yeterli bir unsur değildir; elde edilen bilginin özümsenmesi gerçekleşmezse teknoloji transferi uzun vadede tüketim harcaması haline gelir ve ülkeyi teknolojik olarak dışa bağımlı hale getirir. Japonya ve Güney Kore, kendi modernleşmelerinde öncelikle teknoloji transferine ağırlık verdiler ancak özümseme kapasitelerini geliştirerek zamanla kendi teknolojilerine sahip oldular. Bugün bu iki ülke dünyada teknolojinin lider konumlarındadır. Ancak Türkiye’ye baktığımızda (belki de Osmanlı’dan gelen bir alışkanlıkla) teknoloji transferine ağırlık verilmiş, özümseme kapasitesi ise geliştirilmemiş, hatta teknolojiyi özümseyecek ve üretecek beyinler de elden kaçırılmıştır; bu günümüzde de en tartışmalı konular arasındadır. Bu konuyu, ileride ele almak üzere burada bırakalım ve icattan yeniliğe doğru giden süreci gözden geçirelim.

İcattan yeniliğe
Günümüzde icat ve yenilik faaliyetleri, ister kamu ister özel sektörde olsun kişisel mucitlerden araştırma laboratuarlarına kaymış durumdadır. Ancak 19. ve 20. yüzyıllarda kişisel mucitler, teknoloji üretiminin en önemli unsurlarıydı; Sanayi Devrimi bu mucitlerin eseri sayılmalıdır. Birden çok konuda uzmanlaşan bu mucitler çalışmalarını bilimsel esaslara göre gerçekleştirmiyorlardı, zaten çoğu herhangi bir akademik eğitim de almamıştı. Çalışmalarının temeli “ustalık” veya “zanaatkârlık geleneği” diyeceğimiz pratik temellere bağlıydı. Bunlar zamanla yerlerini akademik eğitim almış, bilgi ve deneyimini Ar-Ge projelerine yönlendirmiş olan bir araştırmacı ordusuna bıraktı. Ancak mucitler tamamen sahneden silinmedi, günümüzde hâlâ birçok yeniliğin kaynağı, ister Ar-Ge laboratuarında çalışan bir araştırmacı ister kendi işini kuran bir girişimci olsun, bu mucit ruhlu insanlardır. İktisatçı ve teknoloji tarihçisi E. Türkcan, bu kişileri şöyle tanımlıyor:

“… Çünkü mucitlik, bir meslek değil bir ayrı insan türü, bir yaşam biçimidir; ne engellenebilir ne de böyle insanlar eğitimle veya başka bir yolla yetişebilir.”

20. yüzyılda mucitliği Ar-Ge laboratuarına taşıyan en önemli isim şüphesiz Thomas Edison’dur. Sahip olduğu 1093 adet patentle mucitlerin babası sayılabilecek Edison, bu birikimini Newark’ta ve Menlo Park’ta kurduğu büyük bütçeli araştırma laboratuarlarına borçludur. Alternatif akımın mucidi Nikola Tesla ile girdiği “Akımlar Savaşı” elektrik endüstrisinin gelişmesini sağlamış, bu laboratuarlarda yetişen birçok bilim adamı ve mühendis, ABD ve İngiltere’de birçok önemli Ar-Ge laboratuarının kurulmasına katkı sağlayarak bilim ve teknoloji birlikteliğini başlatmıştır. Yapılan bir araştırmaya göre 1870 ve 1940 yıllarında ABD’de ortaya çıkan icatların çok büyük bir bölümü şirket Ar-Ge laboratuarlarından ortaya çıkmıştır. Bu dönemler artık icatların yeniliğe dönüştüğü dönemlerdir. Üniversiteli bilim adamları ve mucitler, yenilikçi firmaların araştırma laboratuarlarında danışman olarak işbirliği içindeydiler. Özellikle II. Dünya Savaşı sıralarında atom bombası (Manhattan Projesi) ve radar gibi konularda birçok bilim adamı sanayi ile sıkı bir şekilde çalışmaya başladı. 1940’larda artık teknoloji, bilim olmadan gelişemez hale gelmişti; nükleer fizik, moleküler kimya, biyoteknoloji, elektronik gibi teknolojiler, el zanaatı becerisiyle veya deneme-yanılma yöntemi ile geliştirilemezdi. I. Dünya Savaşı’nda cephelerde ölen bilim adamları, II. Dünya Savaşı’nda cephe gerisinde çalışarak savaş sonrası toplumu şekillendiriyordu.

Teknolojinin bilimle el ele vermesi, teknolojik bilgi üretmenin yeni yöntemlerini belirledi ve profesyonel Ar-Ge faaliyetinin büyümesine yol açtı. Satış, yönetim ve eğitim teknikleri gelişmeye başlamıştı. Artık firmalarda üretim işçileri yerlerini, Peter Drucker’ın deyimiyle “bilgi işçileri”ne bırakmıştı. Elektronik ve kimya gibi teknoloji yoğun şirketlerde Ar-Ge, tasarım, eğitim, teknik hizmetler, patent, pazarlama gibi bölümlerde çalışanların sayısı, üretim hatlarında çalışanların sayısını geçmişti.

Buraya kadar yeniliğin teknoloji tarafını incelemeye çalıştık. Ancak yazının başlığında da belirttiğimiz gibi yeniliğin bir de talep tarafı var; icatla arasındaki en büyük fark da budur. Bu kısımda yeniliğin talep çekişini kısaca inceleyelim.

Yenilik ve talep
20. yüzyılda bilimin, teknolojik icatların gelişmesindeki katkısını yadsıyamayız. Bilimsel ilkeler, ürün ve üretim teknolojilerinin gelişmesine katkı sağlayarak teknolojik yenilik için önemli bir itici güç oluşturmuştur. Ancak yenilik ihtiyacının kökenini sadece bilimin itmesine bağlayamayız. Piyasa talebi, yeni teknolojilerin gelişmesinde aynı ölçüde önem taşır. 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başları, piyasa talebinin yenilik üzerindeki etkisini tipik olarak yansıtır. Buhar makinesi ilk olarak, giderek derinleşen madenlerdeki suyun boşaltılması ihtiyacı üzerine geliştirilmişti. Sentetik boya, yapay gübre gibi maddelere olan büyük talep, özellikle Alman kimya firmalarının Ar-Ge laboratuarlarını kamçılamıştı. ABD’nin savaş sonrası ekonomisindeki askerî uzay talebinin gücü, yarı iletken ve bilgisayar teknolojilerinin gelişmesini hızlandırmıştı. İngiltere, savaş zamanı radarın gelişmesini desteklemişti, Almanlar da FM ağlarının ve radarın gelişmesine önem vermişti. Japon hükümeti Toyota’yı askerî kamyon sanayisine girmesi konusunda ikna etmişti.

Bu örnekler tipik olmakla birlikte yeniliğin en önemli kaynağının piyasa talebi olduğu anlamına gelmemektedir. Ünlü teknoloji tarihçisi George Basalla, “Teknolojinin Evrimi” isimli kitabında bu konuyu tartışıyor:

“Modern bir yorumcu, insanlar için elzem olan ihtiyaçların ve tekniklerin araştırılması sırasında şu soruyu sorabilir: Otomobillere gerçekten ihtiyaç duyar mıyız? Otomobillerin zorunlu olduğu sık sık yinelenir. Gel gelelim, otomobil geçtiğimiz yüzyılın buluşlarındandır. Nitekim insanlar, Nikolaus A. Otto’nun 1876 yılında içten yanmalı dört zamanlı motoru geliştirmesinden önce de mutlu ve rahat bir hayat sürüyorlardı.”

G. Basalla, yukarıdaki girişinin ardından otomobilin icadını gerektiren sebepleri irdeliyor. Otomobil, uluslararası çapta büyük bir at kıtlığı sebebi ile icat edilmemiştir. Düşünürler ve toplum önderleri, atın yerine yeni bir ulaşım aracı için çağrıda bulunmamışlardır. Dahası, toplumda bu yönde bir beklenti de yoktu. Aslında otomobilin icadını takip eden on senede, onu satın alan kişiler için bir eğlence aracı olarak görülüyordu. Kamyonun, I. Dünya Savaşı’nda atların yerine kullanımından sonra yaygınlaştığı örneği ile iddiasını devam ettiren G. Basalla, şu sonuca varıyor: “…Diğer bir deyişle içten yanmalı motorlarla çalışan araçların icat edilmesi, motorize ulaşıma duyulan gereksinimi ortaya çıkarmıştır.” Bu örnekler, insan gereksinimlerinin, teknolojik icatların ortaya çıkmasındaki belirleyici rolünü geri plana atmaz ama birinci dereceden etken olmadığı da açıktır.

Bütün bu örnekler, yeniliğin kaynağının tek taraflı olmadığını gösteriyor. Yenilik, bilimin itmesi (science-push) ve talebin çekmesi (demand-pull) ile oluşur ve bu iki olgu birbirine bağlıdır. Talep olmazsa, ne kadar gelişmiş bir teknoloji üretilirse üretilsin bir yeniliğe dönüşmez; bilgi seviyesinin artması haricinde bir katkısı yoktur. Bilim ve teknoloji altyapısı yoksa bu sefer de piyasanın ihtiyacı karşılanamaz, yine herhangi bir değeri yoktur. Dünyada “yenilik iktisadı” alanının kurucusu C. Freeman, yeniliğin tanımını kapsayıcı bir şekilde veriyor:

“Yenilik bir taraftan, iktisat mantığıyla yeni bir ürün veya üretim süreci için potansiyel piyasa talebinin ya da bir ihtiyacın çok iyi anlaşılmasını gerektirirken, öte yandan temini kolay teknik bilgiler ve aynı zamanda özgün araştırmaların sonucu olan yeni bilimsel ve teknolojik bilgiler de gerektirir.

Piyasa talebini dikkate almayan veya ihtiyaçları belirlemeyen mühendis ve bilim adamlarının girişimleri başarısız olmaya mahkûmdur. Çünkü bunlar “nasıl yapacağını” çok iyi bilmekle birlikte “ne yapacağını” tam olarak bilemez. Diğer taraftan ürün ve üretim sürecini geliştirmek için gerekli bilimsel ve teknolojik bilgilere sahip olmayan girişimciler, piyasayı ve talep yapısını çok iyi bilseler bile aynı başarısızlığı yaşayacaktır.

Sonuç yerine
Her ne kadar geniş bir tarihsel perspektif ile ele almaya çalışsak da yenilik kavramı üzerine daha uzun tartışmalar yapılabilir. Özetlemek gerekirse, günümüzde anladığımız anlamda yenilik yapabilmek için teknoloji ve talebi birleştirmek gerekiyor. Burada başarı kriteri, müşteri değeri üretmektir; bu da kâr sağlayan en önemli unsurdur. Biz mühendis bakış açısıyla baktığımız için işin bu yönünü işletmecilere bırakıyoruz. C. Freeman, 20. yüzyılda çeşitli sanayilerdeki başarılı yenilikçi firmaların özelliklerini on maddede sıralıyor:

Güçlü Ar-ge altyapısı
Temel bilimsel araştırma yapmak veya yapanlarla ilişki geliştirmek
Korunmak için fikrî mülkiyet haklarını almak
Ar-Ge harcamalarını finanse edebilmek
Rakiplerden daha hızlı hareket edebilmek
Yüksek risk almaya hazır olmak
Potansiyel piyasaları belirlemek ve takip etmek
Potansiyel müşterilerle iletişime geçmek ve onları eğitmek
Ar-Ge, üretim ve pazarlamayı eşgüdümlü hale getirmek
Piyasa ile olduğu kadar bilim dünyası ile de iyi bir iletişim kurmak
Bunlar, 20. yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılda da yenilikçi firmaların sahip olması gereken temel özelliklerdir. 21. yüzyılın piyasaları, 20-30 sene öncekinden daha talepkâr ve seçicidir. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve kişiselleşmesi, kişilerin bilgiye olan erişimini son derece arttırmıştır. Bu durumda teknolojinin talep ile olan eş güdümü, yenilikçi firmaların en önemli özelliği olmaya, daha ileri boyutlarda devam edecektir.

——————————-

Yararlanılan Kaynaklar:
C. Freeman, L. Soete; “Yenilik İktisadı” (Çev. E. Türkcan), TÜBİTAK Yayınları
E. Türkcan; “Dünyada ve Türkiye’de Bilim, Teknoloji ve Politika”, TÜBİTAK Yayınları
G. Basalla; “Teknolojinin Evrimi”, TÜBİTAK Yayınları
H.Dorn, J. E. McClellan; ”Dünya Tarihinde Bilim ve Teknoloji”, Arkadaş Yayınları
– See more at: http://alpercoplugil.com/teknoloji-talep-ve-yenilik/?sthash.PO4WMpBO.2MQQxZ9m.mjjo&goback=.gde_1991479_member_261700032#sthash.PO4WMpBO.9D4c37jM.dpuf