Türkiye ekonomisinin küresel rekabet ve inovasyon ikliminde sahip olduğu konumu TÜSİAD-Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu Direktörü İzak Atiyas ve Ulusal İnovasyon Girişimi Koordinatörü Selçuk Karaata Optimist’e değerlendirdi.

Rekabet, inovasyon ve Türkiye

Türkiye ekonomisinin kritik yapısal özelliklerinin sergilendiği birbirinden önemli iki uluslararası çalışma, ferah bir gelecek için orta ve uzun vadede gerçekleştirilmesi zorunlu dönüşümlerin ipuçlarını taşıyor. Bunlar, geçen yıl eylül ayı başlarında açıklanan Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) 2012-2013 Küresel Rekabet Gücü Raporu ile Fransız işletme okulu INSEAD’ın “Küresel İnovasyon Endeksi 2012” raporu.

Türkiye’nin 59’dan 43’üncü sıraya yükseldiği Küresel Rekabet Gücü Raporu 144 ülkeyi kapsıyor. 2011’de yüzde 8.4 büyüyen Türkiye elde ettiği bu sonuçla Çin dışındaki BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Kore) ülkelerinden daha rekabetçi bir ekonomiye sahip. Küresel İnovasyon Endeksi’ndeyse Türkiye dokuz puan geriledi ve yaratıcı ürün çıkarma konusunda 125 ülke arasında 64’üncü sırada yer aldı.

Şüphesiz oldukça önemli olan ancak Türkiye’de yeterince analiz edilmeyen bu iki rapor, ekonomimizde son yıllarda yaşanan parlak gelişmeler yanında eksiklere de işaret ediyor. Her iki rapordan yola çıkarak, Türkiye ekonomisinin küresel rekabet ve inovasyon iklimindeki konumunu TÜSİAD-Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu Direktörü İzak Atiyas ve Ulusal İnovasyon Girişimi Koordinatörü Selçuk Karaata Optimist için birlikte değerlendirdi.

Türkiye’nin küresel rekabet endeksinde gösterdiği sıçramayı hangi alanlardaki gelişmelere borçluyuz?

SELÇUK KARAATA (S.K): WEF’in çalışmasında Türkiye’ye özel bölümde söylenenlerden bir tanesi makro ekonomik ortamdaki istikrar. Özellikle piyasanın şeffaf yapısını sürdürebiliyor olması, mali sistemin istikrarı ve dünyadaki krizden mali sistemin çok az etkilenmiş olması etkili. Beraberinde işletmelerin kredilere ulaşabilme kabiliyetinin artmış olması. Kredilere ulaşabilme kabiliyetinden ben şunu anlıyorum: Enflasyonun düşüşüyle beraber faizlerdeki rahatlama, böylece net işletme sermayesinin ve yatırımların finansmanında sağlanmış olan kolaylık. Bunlar WEF’in Türkiye’deki sıçramayla ilgili tespit ettiği ana etmenler. Endekste iki bölüm var. Kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH), okullaşma oranı, geniş bant internete her 1000 kişiden kaç kişinin ulaştığı gibi somut veriler var. WEF’in Dünya Bankası, OECD, Uluslararası Telekomünikasyon Birliği gibi kuruluşlardan -Türkiye’den TÜİK’ten- aldığı bu verilerin yanı sıra subjektif algıya dayalı olan “yönetici görüş anketi” boyutu da var.

İZAK ATİYAS (İ.A): Bir de tabii 2010’da Türkiye global eğilimlerle karşılaştırdığımız zaman göreli olarak çok iyi büyüdü.

Baz etkisi de var bir miktar…

İ.A: Baz etkisi var ama baz etkisi olsun olmasın, diğer ülkelerle karşılaştırıldığında hakikaten performans çok yüksek. Bir de Türkiye çok iyi durumda yakalandı krize. İç borç yükü çok düşüktü, bütçe -2007’den beri biraz gevşeme var ama- yine de disiplin altında sayılır, bankacılık sistemi özellikle 2004 sonrası çok yakından denetleniyor. Bankaların sermaye gereklilikleri çok yüksek.

Türkiye’de üretim ve ürün yelpazesiyle ilgili bir tartışma var. Katma değer yaratan bir ekonomiye geçiş için hangi adımların atılması gerekiyor ve öncelik verilmesi gereken sektörler hangileri?

İ.A: Şöyle bir problem var. Türkiye’nin ihracat yapısı son 15-20 yılda ciddi biçimde değişti. 1990’daki ihracat kompozisyonuyla 2009’daki ihracat kompozisyonunu karşılaştırdığınızda şunu görüyorsunuz: Bir kere ihracat genel olarak artmış. İkincisi, tekstil, hazır giyim, yiyecek ve içecekler gibi bazı geleneksel malların ihracat malları içerisindeki payı azalmış. Türkiye’nin 1980 sonrası gerçekleşen ihracat patlamasında imalat sanayiine baktığınız zaman bunları görüyordunuz. Şimdi bunların yerine, ana metal sanayii, bir miktar da kimya artmış. Özellikle otomotiv, makine ve çelikteki gelişme çarpıcı. İhracat kompozisyonunda olumlu sayabileceğimiz çok ciddi bir değişme var. Çünkü bu saydığımız gelişen sektörlerin teknoloji içeriği daha yüksek. Türkiye’de düşük teknoloji içeren malların toplam ihracat paylarının azaldığını, orta teknoloji içeren malların ihracat payının ciddi biçimde arttığını görüyorsunuz. Buna karşılık ileri teknoloji içeren malların payında çok fazla bir değişiklik yok. Onlar hâlâ yüzde iki, iki buçuk civarlarında. Bu hızlı artan sektörler aynı zamanda çok miktarda ara malı ve girdi ithal eden sektörler. Yani bir taraftan ihracat kompozisyonumuz olumlu anlamda gelişmiş ama bu gelişen sektörlerin ithalata bağlılık düzeyi yüksek. En klasik örnek, buzdolabı ihracatı. Türkiye çok başarılı buzdolabı ihracatında. Ama buzdolabının en önemli girdilerinden bir tanesi olan kompresörün çok büyük bir bölümünü ithal ediyor. Bunları bir araya getirdiğinizde yadsınamayacak olumlu bir gelişme var ama Türkiye’de bir teknolojik sıçramayı henüz pek görmüyorsunuz.

Bunu nasıl yorumlamak lazım?

İ.A: Önce bir bilgi daha vereyim. 2000’li yıllarda işgücü verimliliği çok ciddi artmış. Ama bu artış teknolojik bir atılımdan kaynaklanmıyor. Bu artışın hemen hemen yarısı, işgücünün düşük verimli tarımdan, verimlilik düzeyi daha yüksek olan sanayi ve hizmetlere akmasından geliyor. Bunu olumsuz bir şey olarak söylemiyorum. Bu olumlu ama gerçekleşen iyileşmenin arkasındaki dinamiği göstermesi açısından önemli. İşgücünün bu başka sektörlere kayma etkisine “yeniden yerleşme etkisi” deniyor. Mesela Latin Amerika ülkelerinin toplamına baktığımızda negatif. Türkiye o açıdan iyi durumda. İşgücünün aktığı sektörler aynı zamanda verimliliği yüksek ve büyüme sürecinde olan sektörler. Bu olumlu ama eğitim gibi başka önemli göstergelere de baktığımızda, tablo çok farklı. PISA testlerinde (OECD Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı) Türkiye’nin pozisyonunda son yıllarda bir iyileşme oldu ama yeri hâlâ iyi değil. PISA skorlarıyla uzun dönemli büyüme oranları arasında kuvvetli bağ olduğunu gösteren birkaç çalışma da çıktı. Bunları bir araya koyduğunuz zaman ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Evet, 2000’li yıllarda ciddi bir performans iyileşmesi var ama aynı zamanda yeni bir eşiğin ucundayız. O yeni eşiği atlamak için orta dönemde ne yapmak lazım, o ayrı bir tartışma konusu.

Sizin görüşleriniz nedir?

İ.A: En önemli konu eğitim olarak ortaya çıkıyor. Lise eğitimi çok etkinsiz ve verimsiz Türkiye’de. Çok eşitsizlik var. OECD’nin 2006’da yaptığı bir çalışma şunu gösteriyor:
PISA skorlarında elit kamu okulları ve özel okulların ortalaması OECD ortalamasının üstündeyken, düz lise dediğimiz elit olmayan kamu okulları ortalamanın oldukça altında. O iyi okullara girebiliyorsanız yüksek düzeyde bir eğitim alabiliyorsunuz. Ama giremiyorsanız eğitim, hayat standartınızı yükseltmekte çok büyük etki yapmıyor olabilir. Bu orta, hatta uzun dönemde etki gösterecek bir konu. Reform için çok geç kalındı.

Hangi alanlardaki reformlar aciliyet taşıyor?

İ.A: Özellikle emek piyasasına ilişkin çok önemli bazı mikro reformlar var. Bazı ücret düzeylerinden alınan vergiler başka OECD ülkeleriyle karşılaştırdığınızda Türkiye’de yüksek. Kıdem tazminatı mesela. Türkiye’de vergilendirmedeki çarpıklıkla kayıt dışılık arasında ciddi bir alaka olabilir. Eğitimle kayıt dışılık arasında da ciddi bir alaka var. ODTÜ’den Prof. Erol Taymaz’ın çalışmalarına göre, kayıt dışında olan firmaların müteşebbisinin eğitim düzeyi, kayıt içinde olan firmalara göre daha düşük. Ve kayıt dışında kalmayı etkileyen önemli faktörlerden biri eğitim düzeyi. Öne çıkan politikalar özellikle bunlar gibi duruyor. Bunlar hem birbirlerinden görece bağımsız hem de birbirleriyle alakalı. Türkiye’nin önünde ciddi bir reform ajandası var. Bir de yeni gelişen, ithalat bağımlılığı kuvvetli olan sektörlerin geri bağlantıları zayıf. Mesela otomotivde iyileşme var; yan sanayi de gelişmiş, üretim kapasitesi de artmış. Ama ithalata bağımlılığı o kadar yüksek ki, o artış problemi hâlâ çözmüş değil. Şimdi yeni sektörlere yatırım yapılması lazım. Bu sektörlerin hangileri olduğunu en iyi müteşebbisler bilir. Fakat oradaki muhtemel kısıtları ortadan kaldırmak için devlete düşene de ‘sanayi politikası’ diyoruz. Sanayi politikası deyince akla hemen teşvik geliyor ama sadece teşvik değil.

Başka neler olmalı?

İ.A: Bir girdinin Türkiye’de üretilmesi için belki o girdiye değil, onu tamamlayan başka bir alana da yatırım yapılması lazım. Piyasa mekanizmasına bıraktığınızda bu gerçekleşmeyebiliyor. Veya yapacağınız yatırım, orası için gerekli nitelikte işgücü olmadığı zaman bir işe yaramayabiliyor. Bunlara “tamamlayıcı yatırımlar” diyoruz. İkisinin, üçünün birden yapılması lazım. Piyasa mekanizması da bunu tek başına yapamayabiliyor. Koordinasyon ve düzenleyici mevzuatın ortaya çıkması gibi devletin oynayacağı roller var. Dolayısıyla sanayi politikasını da bu anlamda gündeme koymak lazım. 2012 teşvik politikasında hükümetin o konuda bir girişimi var.

Nasıl değerlendirdiniz?

İ.A: Sanayi politikasıyla cari açık arasında kuvvetli bir ilişki kurulmaya çalışılıyor. “Teşvik politikasıyla cari açık sorunumuzu da çözeriz” gibi bir düşünce var. Ben çok emin
değilim.

Neden?

İ.A: Cari açık meselesinin bir tasarruf boyutu var. Türkiye’de tasarruf oranlarının çok düşük olmasını bir kenara bırakalım. İthal edilen hangi ürünlerin Türkiye’de üretilebileceğini düşünürken, verimlilik farklarını hiç düşünmeden bunu yapabiliriz gibi durmuyor. Hâlbuki Sanayi Bakanlığı’nın Girdi Tedarik Stratejisi (GİTES) raporunda en büyük odak noktası şimdiye kadar ithal edilen girdilerin artık Türkiye’de üretilmesi. Stratejik ithal ikamesi gibi. Ama verimlilik boyutunun tamamen göz ardı edildiği bir sanayi politikası çok mantıklı değil. O zaman imkânsızı başarmaya çalışıyorsunuz. O yüzden sanayi politikasıyla cari açık arasındaki ilişki çok net ve açık gibi gelmiyor bana. Sanayi politikasının, sanayi politikası düşünülerek yapılmış olması lazım. Sanayi politikası ve verimlilik boyutundan baktığınızda Türkiye’de hedef ille de ithal edilen malın üretilmesi değil, belki de ithal edilen malın üzerine daha büyük katma değer koyulması olmalı.

Önemli bir analiz bu. Çünkü cari açık meselesinde yıllardır doğrudan odaklanılan nokta ithalat.

İ.A: İthalata bu kadar odaklanmış bir sanayi politikası çok etkin olmayabilir. Verimliliğin yolu da illa ithal edilen malı Türkiye’de üretmeye çalışmaktan geçmiyor olabilir. Daha çok verimliliği, inovasyonu, Ar-Ge yatırımlarını nasıl artırabileceğimize, daha ileri teknoloji alanlarına nasıl gidebileceğimize odaklanmalıyız. Yeni ürün üretebilirsiniz.

İnovasyonda Türkiye’nin konumunu nasıl yorumluyorsunuz?

S.K: Uluslararası istatistiklerde Türkiye genellikle ortalarda yer alıyor. En kapsayıcı çalışma BM Kalkınma Programı’na ait İnsani Gelişme Endeksi. Maalesef Türkiye ekonomik büyüklüğüne, genç nüfusuna, jeostratejik avantajına rağmen, bu endekste 180 ülke içerisinde 90’ıncı sırada. Diğer bu tarz sosyo-ekonomik etmenleri ön planda tutan çalışmalarda da yine orta sıralardayız. İnovasyon endekslerindeyse Türkiye biraz daha ortanın altında. Rekabet Forumu’nun son politika notunda dört kuruluşun inovasyon endeksini -bir tanesi bilgi ekonomisi endeksi- dikkate alarak Türkiye’nin konumunu inceledik. Dikkate aldığımız kurumlardan bir tanesi olan INSEAD’ın inovasyon endeksinin iki bileşeni var. Bir tanesi inovasyonla ilgili girdiler. Bir tanesi inovasyonla ilgili çıktılar. Türkiye girdilerde daha zayıf ama çıktılarda daha güçlü. Yani yeni ürün yaratmada, göreli patent yaratmada daha kuvvetli ama mesela eğitimde zayıf.

İncelediğiniz diğer çalışmalardaki tablo ne?

S.K: Dikkate aldığımız bir diğer çalışma AB’nin İnovasyon Karnesi’ne göre Türkiye performansını, 27 AB ülkesinin ortalama inovasyon performansına göre dört kat hızla artırıyor. Ama karşılaştırılan ülkeler arasında sonuncu sıradayız. Büyüme hızını teşvik eden birkaç tane ana girdi var. Bunlardan bir tanesi olan bilimsel yayın sayısında çok hızlı ilerlemiş Türkiye. Çünkü YÖK, akademik unvan yükseltmede bilimsel yayınlara önemli bir teşvik getirmiş. Doktoralı eleman sayısında yükseliş var. Ar-Ge’ye ayrılan kaynaklarda önemli bir performans artışı var. Ar-Ge de inovasyon için son derece önemli bir girdi. İlaç gibi bazı sektörlerde çok daha önemli. Pfizer sadece Ar-Ge kaynağı olarak yılda yaklaşık beş milyar dolar ayırıyor. Ve bir ilacın ortalama geliştirilme süresi yaklaşık yedi yıl. Bazen Ar-Ge’yi hedeflediğinizden belki daha farklı ürünle sonuçlandırabiliyorsunuz. Son dönemlerde dünyada Ar-Ge fonlarına ayrılan kaynaklarda Çin’den sonra en büyük artışı Türkiye sağlıyor. Yüzde 0,87 civarı. Japonya’yla, Güney Kore’yle karşılaştırdığımız zaman düşük. ABD’de yüzde üçlerin, İsveç’te yüzde dörtlerin üzerindedir.

Peki bu gidişatı olumlu olarak tanımlayabilir miyiz? Yani inovasyon ekonomisine doğru mu gidiyor Türkiye?

S.K: Kişisel olarak evet diyeyim. WEF, bunu teyit ediyor. WEF gelir dilimlerine göre ülkeleri üçe ayırıyor. Coğrafi kaynaklara göre gelir sahibi olan ülkeler, verimliliğe dayalı ekonomiler ve inovasyona dayalı ekonomiler. Türkiye çok uzun zamandır verimliliğe dayalı ekonomi olarak sınıflandırılıyordu. Özellikle kalite konusunda neredeyse bir devrim yapmayı başarmış bir ülke. Türkiye şu anda ikinci fazdan, üçüncü faz aşamasına geçişte olan bir ülke. Yani, verimlilik odaklı ekonomiden inovasyon odaklı ekonomiye; İsviçre’nin, İsveç’in, ABD’nin, İsrail’in içinde bulunduğu kategoriye doğru ilerleyen bir ülke. Dolayısıyla olumlu bir durum. Ama bu olumlu durumu devam ettirebilmek için acil ve hızlı tedbirler almaya ihtiyaç var.

Nedir bu tedbirler?

S.K: Avrupa Komisyonu, Türkiye’nin ulusal inovasyon sisteminin verimliliği artırması için bazı eylemlerde bulunması gerektiğini öneriyor. Bunlardan biri bilişim teknolojilerinin kullanımının artırılması. Sadece bilgisayar yazılımlarını Türkiye’nin üretiyor olması değil. Bilgisayar yazılımlarının ve bilgisayar teknolojilerinin, bilgi ve iletişim teknolojilerinin en küçük işletmelerde dahi daha yoğun olarak kullanımının sağlanması. Bilişim teknolojileri verimliliğin artırılmasında, dolayısıyla firmanın büyümesi ve kârlılığının sürdürülebilir hale gelmesinde etken. Avrupa Komisyonu Türkiye’de üniversite-sanayi işbirliğini bir handikap olarak görüyor. Burada da genel olarak kültürün işbirliğine girme yolunda bir engel olarak görüldüğünü söylüyor. Sanayi çok daha hızlı sonuç almaya dönük, akademiyse mükemmeliyet peşinde. O nedenle hedef farklılığını minimuma düşürecek bazı arayüzlere ihtiyaç var. Örneğin teknoloji transfer ofisleri, bilgi lisanslama ofisleri. Sadece mühendislik ve teknoloji disiplinlerinde değil sosyal bilimlerde de sanayinin akademiye ihtiyacı var. Akademinin de sanayiye ihtiyacı var. Türkiye’de de bununla ilgili kanun çalışmaları var.

Diğer eylemler nedir?

S.K: Teknoloji transfer ofislerinin kurulması mesela. Çok sayıda üniversite kurdu. Bilgi lisanslama ofisleri kuruluyor. Ulusal inovasyon sistemi içerisinde kurumların etkinlik düzeyinin artırılması önemli bir nokta. Koordinasyon, eşgüdümlülük konusunda eksiklikler var. Mesela teşvik sistemi. Sanayi Bakanlığı ayrı teşvik veriyor, Sanayi Bakanlığı’nın bir kuruluşu olmasına rağmen KOSGEB ayrı teşvik veriyor. TÜBİTAK ayrı teşvikler veriyor, TÜBİTAK içinde TEYDEB ayrı teşvikler veriyor. Teşvikin işlerliğiyle ilgili bazı sorunlar var. Son olarak risk finansmanı. İnovasyon ve Ar-Ge bir risk. Ar-Ge’nin sonucu tamamen çöpe de atılabilir. O yüzden inovasyonun içerisinde risk yönetimi kavramı önemli. Risk sermayesi, girişimci sermayesi, iş melekleri mekanizmaları Türkiye’de yeteri kadar gelişmiş değil. Türkiye’de risk sermayesiyle ilgili bugüne kadar kurulmuş Vakıfbank’a, İş Bankası’na, Halk Bankası’na ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’na ait sadece dört kuruluş var. Özetle Türkiye’nin geliştirmesi gereken alanlarla ilgili Avrupa Komisyonu’nu referans alarak baktığımızda Türkiye bu dört temel alanda daha somut, sürdürülebilir adımlar attığı takdirde inovasyon ve Ar-Ge performansını artırabilecek ülkeler arasında görünüyor. Dünyada Ar-Ge’ye en çok kaynak ayıran 1000 firma arasında dört tane Türk firması var: Vestel, Koç Holding, Tofaş ve Ford. Türkiye’de uluslararası kuruluşlar az miktarda Ar-Ge yapıyor. Çin bunu yoğun bir şekilde başarabiliyor.

Ekonomiyi orta vadeli kriterlerle analiz etmek gerekiyor

Türkiye ekonomisini değerlendirirken kriter seçimini doğru yapıyor muyuz? Her ay ihracat artışını kutlarken ithalatın ne kadar yükseldiğini pas geçiyoruz. Bir taraftan kişi başına milli geliri 10 bin doların üstünde kabul ediyoruz ama gelir dağılımı konusuna çok odaklanmıyoruz. Türkiye ekonomisini doğru analiz ediyor muyuz?

İ.A: Hep doğru göstergeler üstünde yürütülmüyor tartışmalar. Türkiye’de eğitimin ayrıntılı bir biçimde tartışıldığını görmezsiniz medyada. Kısa dönemli makro göstergelere fazla odaklanma var. Döviz kuru, İMKB endeksi, faiz, cari açık, aylık işsizlik göstergesi. Ama bölgeler arası çok ciddi eşitsizlikler var. Fırsat eşitsizliği çok yüksek düzeyde. Bu tür şeyler basında çok fazla yer almıyor. Halbuki Türkiye’nin geleceğini esas belirleyecek olan orta dönemli bu göstergeler. Fırsat eşitliği bunlar arasında herhalde en önemlisi. Çok tartışılmıyor, tartışıldığı zaman da çok ezbere tartışılıyor. Konular hemen siyasileştiriliyor. Evet, daha nitelikli bir tartışma ortamına Türkiye’nin ihtiyacı var.

Metin Under